ENDÜSTRİYEL FUTBOL ÜZERİNE

1 yıl önce Yazar: Kategori: HOBİ / İLGİ ALANI Etiket: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Endüstriyel futbola yaklaşımımız aynı zamanda kapitalizmin zaman ve mekan üzerindeki tahakkümünün futboldaki yansımalarını da ele alarak, köylülerin özgürce oynadığı oyunun işçi sınıfına pazarlanabilir bir meta olarak sunulmasına, pazarda özgür emekçiler olarak futbolculara ve taraftarlara değineceğiz.

Adına endüstriyel futbol denen ve televizyonlarda izlemeye mahkûm edildiğimiz şarlatanlık sistemin çarklarından birine dönüşmüş durumda. Bir yanıyla televizyon yayınlarından, forma satışlarına, futbolcu borsasından reklam gelirlerine, maçlar üzerine oynanan bahislere kadar devasa bir sektöre dönüşen futbol diğer yandan kitleleri uyuşturan ideolojik bir saldırı aracıdır. Futbolun içine düşürüldüğü bu cendere bizzat burjuvazi tarafından alkışlanırken Türkiye’de yaşananlar burjuvazinin pisliğe nasıl da battığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Şike iddiaları arasında milyonların heyecanla izlediği Türkiye Süper Ligi’nin nasıl bir pisliğe bulaşık olduğu açıkça görülmektedir. İddiaların doğruluğu bir kenara futbola bulaşan pislik hemen her kesimce kabul edilmiş gerçeklik olduğu için mevcut durum yadırganmıyor. Açıktır ki paranın girdiği her alan gibi futbolun kirlenmesi beklenmeyen bir durum değil. Üstelik bu durum salt çeteler cenneti Türkiye’ye özgü değildir. Futbolun etkisinin geniş olduğu tüm ülkeler açısından durum benzer. Birkaç sene önce İtalya’da ortaya çıkan şike skandalı, Almanya’daki bahis skandalı futbolun düştüğü global garabeti ortaya koymaktadır. Bunun temel nedeni ise futbolun milyarlarca dolarlık rantın yaratılıp paylaşıldığı ekonomik bir sektöre dönüşmesidir.

Sektörün büyüklüğü öylesine iştah açıcıdır ki milyon sıradan bir para niceliği gibi telaffuz edilmektedir. Ancak kapitalizmin tüm sektörlerinde olduğu bu sektörde de sınıf çelişkilerinin acımasız kuralları geçerlidir. Vitrindekilerin gerisinde duran, devasa bir sömürü alanı ve hayal kırıklığıdır. Sosyal tesislerde, stadlarda hizmet sunan binlerce emekçi ve futbolun popülerliğini insanlara yaymakla görevli basın emekçileri, bu sektörün yan ürünlerini üreten forma, top, bayrak, ayakkabı, işçiler bu parıltılı hayatın mutfağında çalışıyor. Yıldız olma hevesiyle menajerlerin elinde oyuncak olan, zor şartlar altında alt liglerde oynayan binlerce futbolcu ve onların hayal kırıklıkları ise madalyonun öbür yüzünü oluşturmaktadır. Endüstriyel futbol tek başına milyonlar, şöhret ve eğlence değildir. Endüstriyel futbol acımasız bir sömürü, artı değer ve hayal kırıklığı demektir.

Futbol kulüplerini, örneğin sadece gelir kalemine göre zengin ve yoksul kulüpler diye ayrıma sokmak, aralarındaki ilişkileri görmemizi engelleyecektir. Böyle bir ayrıma gidildiğinde zengin kulüpler yüksek bonservis bedelleri vererek transfer yapan kulüpler olarak; yoksul kulüpler de oyuncu yetiştirip onlara satan kulüpler olarak algılanacaktır. Böyle bir ayrım, yüksek bonservis bedelleriyle transfer yapan kulüplerle, onlara oyuncu satan kulüplerin birbirinden farklı olduklarını, yani aralarında dışsal bir ilişki olduğu anlamına gelecektir.

Burada durumu anlayabilmek için öncelikle, transferde  oyuncu alan veya satan kulüplerin içsel bir ilişki içinde olduğunu ortaya koymamız gerekmektedir. Kulüpler arasındaki içsel ilişkinin varlığı birbirlerini yeniden ürettiğini bize göstermektedir. Örneğin Porto veya Sevilla gibi kulüplerini oyuncu yetiştiren ve zengin kulüplere satan birer model olarak alırsak, içsel ilişkiyi ve tam da bu ilişkilerin birbirini ürettiğini kaçırmış oluruz. Sevilla ve Porto gibi kulüplerin varlığı, sattıkları oyuncuları alan kulüpleri üretirken; bütçesi daha yüksek kulüplerin varlığı da Sevilla ve Porto gibi kulüpleri yaratmaktadır. Sevilla’nın Dani Alves’i Barcelona’ya satması, bu ilişkiyi yeniden üretirken, aynı zamanda Sevilla, sattığı oyuncunun yerine yeni bir oyuncu (genellikle genç yıldız adayı) alıyor olması, Sevilla ile Barcelona arasındaki ilişkinin Sevilla ile başka kulüpler arasında yeniden üretilmesi anlamına gelmektedir.

Kapitalist üretim biçiminin, insan hayatını, zamanı ve mekânları yeniden örgütlemesiyle birlikte bir oyun olarak futbol da değişmek zorunda kalmıştır. Gerçekten, daha önceleri, yani köylülerin özgür topraklarında ve boş zamanlarında oynanagelen futbol, toprakların özel mülkiyet konusu haline gelmesi çit çevirme ile bir açıdan mekansız kalmıştır. Köylülerin, yeni oluşan kentlere işgücü olarak sürülmesi ise oyunu ‘oyuncusuz’ bırakmıştır. Günde ortalama on sekiz saat çalışan işçilerin, artık bu enerji isteyen oyunu oynayacak halleri kalmaz. Kapitalizmin zaman ve mekân üzerinde bu şekilde tahakküm kurmasıyla futbol da artık popüler, gevşek kurallı, kimi zaman üç yüz kişinin bir arada oynayabildiği bir oyun olmaktan çıkar. Kapitalizmin zaman ve mekân üzerindeki tahakkümü, köylüler için mekânsız bıraktığı futbolun yeni mekânlarını üretmeye başlamıştır. Bu dönüşüm kentlerde işçi sınıfının, artık bu yeni mekânlarda oynanan futbolun izleyicisi başka bir yönüyle de tüketicisi konumuna getirmiştir. Artık futbolun eski oyuncularının, köylülerin, oyunu oynayacak ne günleri ne de zamanları vardır; tatil günlerinde sadece, yeniden üretebilmek için dinlenme eğlenme görünümü altındaki tüketme etkinliğidir artık futbol.

Kapitalizmin işçi sınıfıyla futbolun ilişkisini dönüştürmeye başlamasını salt bir tüketim olarak ele alamayız. Statlara gidip maç izlemek sadece bilet veya kulübün lisanslı ürünlerini satın almakla açıklanmaz. Stadyumlar aynı zamanda iktidar ilişkilerinin somut olarak inşa edildiği mekânlardır. İktidar ilişkisinin kapitalist sistemde meşruluk kazandırılma mekanlarından biri olan stadyumlarda, saha içindeki “ağabey” oyunculara, şeref tribününden localara, kale arkasından maçları oturarak izlemeye, birçok statta kadın tuvaleti olmamasına kadar somut olarak görülmektedir. Futbol kapitalizmin kendini yeniden ürettiği bir alandır. Tam da bu yönüyle futbol, üzerinden cinsiyetçilik, ırkçılık gibi sistemi üreten ideolojilerin meşruluk kazandığı bir alandır. Aynı zamanda kapitalizmin zaman ve mekan üzerindeki tahakkümü dolayısıyla artık boş zamandan azami yarar sağlamaya dönük yaklaşımın işçi sınıfının yaşamının parçası haline gelmesi futbolu bir oyun olarak oynamak bir yana, futbolla ilişkiyi dönüştürmektedir. Futbolun planlanan bir zaman dilimde tüketilen ve aynı zamanda yeniden üretilen ilişkilerin bütünü olması, bu ilişkilerin toplamdan bağımsız olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle kapitalizmin zaman ve mekan üzerindeki tahakkümü, işçi sınıfını sadece futbolu oynamaktan alıkoymamış aynı zamanda işçi sınıfının futbolla ilişkisini uçucu bir hale dönüştürmüştür.

Kapitalizm tüketim ve boş zaman arasındaki ilişkide televizyon aracılığı ile kitlelere günü yakalayın mesajını aktarır. Şimdiki zamanın yaşanması ön plana geçirildiğinde yani geçmiş ve gelecek yerini bugün yaşanmakta olan şimdiki zaman aldığında spor ve televizyon arasındaki birliktelikte güçlenmektedir. Spor olayının şimdiki zamanda yaşanmasında spor ve oyun sahasının sınırlarının belirlenmesi, saha içi sınırlamalar, spor yapma süresinin sınırlanması, bir tecrit etme, zaman ve mekân sınırları belirli yeni bir  dünya yaratma anlamıdır. Üretim ve geçim araçları kendiliklerinden nasıl sermaye değilse, para ve metalar da kendiliklerinden sermaye değildir. Bunların sermayeye dönüşmeleri gerekir. Ama bu dönüşümün kendisi ancak belli koşullar altında olabilir, yani birbirinden çok farklı türden iki meta sahibinin yüz yüze ve temas haline gelmesi gerekir; bir yanda, başkalarına ait emek-gücünü satın alarak, ellerindeki değerler toplamını arttırmak isteğinde bulunan, para, üretim aracı ve geçim aracı sahipleri; öte yanda, kendi emek-güçlerini ve dolayısıyla emeklerini satan özgür emekçiler. Futbolcuların pazarda emeklerini satan özgür emekçiler olarak pozisyonları, Bosman kuralları ile daha da netleşti. Bosman kuralları öncesinde futbolcuların pazarda meta olarak dolaşımı sadece kulüpler arasındaki ilişkiyle gerçekleşiyordu.

Bosman Kuralları’yla birlikte emeklerini satan özgür emekçiler olarak futbolcuların emeklerini satabilecekleri kulüplere gidebilmeleri daha da esnekleşirken, bu durum aynı zamanda kapitalizmin futbol üzerindeki tahakkümünü yeniden üretiyor. Bosman Kuralları’nı sadece futbolcu maaşlarına yaptığı etkiyle açıklayamayız. Burada emeklerini satan özgür emekçiler olarak futbolcuların, maaştan önce emeklerini satabilecekleri en uygun kulübe gitmeye yöneldikleri görülecektir. Bu açıdan, sözleşmesi biten futbolcu için öncelikli hedef konumunda ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüpleri gelmektedir. Bosman kurallarının yanında, bugün kapitalist sistemde futbolun en büyük pastası olarak öne çıkan organizasyonlarda (UEFA ve FIFA’nın düzenlediği turnuvalar) yapılan değişiklere vurgu yapmamız gerekiyor. Burada da özellikle Şampiyonlar Ligi öne çıkıyor. Şampiyonlar Ligi’nin her yıl yapılıyor olması ve ileri kapitalist ülkelerin başa oynayan takımlarının mücadele  alanı olması nedeniyle en dikkat çeken düzenlemeler bu organizasyonda yapılıyor.

Bu yapısıyla endüstriyel futbolun gözbebeği konumundaki Şampiyonlar Ligi’ni irdelediğimizde, Devler Ligi olarak adlandırdıkları turnuvada  ileri kapitalistleşmiş ülkelerin başa oynayan takımlarının turnuvası olduğu göze çarpmaktadır. Öncelikle gruplara torba sitemine göre yerleştirilen takımlar zaten baştan güç dengesine göre sınıflanmış oluyor. Örneğin Manchester United, Juventus, PSV ve S. Bükreş’ten oluşan bir grup olduğunu düşünelim. Birinci torbadan gelen Manchester United’ın gruptan çıkma sansı çok yüksek. Onu Juventus takip ediyor. PSV belki ikinciliği zorlayabilir ama S.Bükreş’in şansı çok az.

Platini döneminde Şampiyonlar Ligi statüsünde yapılan değişiklik ilk bakışta daha küçük bütçeli kulüplerin işine yarıyor gibi görünüyor. Fakat değişiklik aslında ileri kapitalistleşmiş ülkelerin başa oynayan takımlarına yarıyor. Platini’nin ağızlarına bir parmak bal çaldığı küçük kulüpler, gruplara girebilseler bile de onları birinci ve ikinci torbadan gelen takımlar bekliyor. İleri kapitalistleşmiş ülkelerin ilk iki veya üçteki kulüpleri direk şampiyonlar Ligi’ne katılıyor. Bu durumda da üçüncü veya dördüncü sırayı alan takımlar da tek ön elemeyi geçmekte pek de zorlanmıyor. Örneğin İngiltere’de çoğunlukla ligi dördüncü bitiren Arsenal veya Liverpool her yıl rahatça Şampiyonlar Ligi’ne katılıyor. Gruplara takımların dağılımının yanında başka bir boyutuyla da, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek ve yarı finalde hangi ülkelerin takımlarının yer aldığıdır. Burada da ileri kapitalistleşmiş ülkelerin ilk dörde oynayan takımları belirgin olarak öne çıktığı görülmektedir.

Futbol kulüpleri, turnuvalar ve oyuncuların kapitalizmdeki dönüşümleri ve birbirini üretiyor olmasını taraftar boyutunu ele almadan irdeleyemeyiz. Bu yönüyle de özellikle taraftarın yabancılaştırılması olgusundan bahsetmemiz gerekiyor. Taraftarın yabancılaştırılması, kapitalizmin futboldaki tahakkümüyle beraber başta ileri kapitalist ülkelerde daha belirgin olarak göze çarpıyor. Bu noktada kapitalizmin taraftarı yabancılaştırma da en çok kullandığı holigan kavramı öne çıkıyor. Modernlik olarak sunduğu seyirci profili de tam da yıkıntıların örtülmesiyle inşa ediliyor. Bugün özellikle İngiltere’de, statlara VIP  koltuklarda iş sözleşmelerinin yapıldığı, sadece maç günü değil, haftanın her günü tüketime yönelik olan ve sahadaki oyundan çok mağazalardaki ürünleriyle kapitalizmin barbarlık belgesini görüyoruz.

Eğer  futbolu temizlemek istiyorsak, futbol kapitalizmini yenilir yutulur hâle getirerek, bazı adaletsizlikleri engelleyip diğerlerini serbest bırakarak yapmak mümkün değil. Futbol kapitalizmin aktörlerinin para, rant ve iktidar sağlamak için top koşturduğu bir alan oldukça, futbolda haksız rekabet olacak. Bu nedenle futbol kapitalizmine, endüstriyel futbola karşı, katılımcı ve sosyal futbolu savunmak gerekiyor. Çünkü futbol büyük şirket ve kulüplerin, politikacıların, iş adamlarının, banka müdürlerinin malı olmaktan çıkıp herkesin olduğunda, yani futbolun aktörlerinin temel amacı ranttan en büyük payı kapmak olmadığında işte o gün gerçek futbolu ve futbolcuları izleyeceğiz.

Oktay

Yazar henüz profiline bilgi girişi yapmamış

  • Published: 54 gönderi